1984 ve Hayvan Çiftliği romanlarıyla tanınan yazar George Orwell’in hayatına dair notlar.

 

25 haziran 1903’te hindistan’ın motiharı kentinde eric arthur blair adıyla dünyaya gözlerini açtı.

babası richard blair, hindistan afyon vekaleti’nde britanya imparatorluğu için çalışan bir memurdu. doğumun ardından annesi ida limouzine, eric’i de yanına alarak ingiltere’ye yerleşti. sömürgedeki görevine devam eden babası ise eric’in çocukluk anılarının silik ve muğlak bir köşesinde yer alacaktı bundan böyle.

sekiz yaşında st cyprian yatılı okuluna gönderildi. ağır derslerle boğuşuyordu ve yalnızlığının ortasında iliklerine kadar mutsuzdu. yine de, edebiyata olan yatkınlığıyla ve yazdığı vatansever şiirlerle öğretmenlerinin gözlerini kamaştırdı.

14’unde kraliyet bursuyla eton koleji’nde okumaya başladı. parlak bir geleceğe ve rahat bir yaşama uzanan kapılar önüne açılmıştı, ancak o herkesi şaşırtarak üniversiteye gitmeme kararı aldı. bunun yerine, babasının izinden giderek asya’ya yol aldı ve burma’da askeri polis olarak göreve başladı.

emrindeki 200 yerel görevliyle birlikte hanthawaddy bölgesindeki 200.000 kişilik nüfusun güvenliğinden sorumluydu. 21 yasındaki biri için oldukça ağır bir yüktü bu. hele ki, görevi icabı tekmelemesi ve kamçılaması gereken insanımsılara duyduğu içten yakınlık dolayısıyla.

sömürgedeki bu görevi, eric’in hayata bakışında önemli dönüşümlere yol vermişti. ‘diarios de motocicleta’da genç doktor adayı çapkın ernesto’nun yaşamın sert açılığıyla, yoksulluk denizinde boğulmamak için çırpınan insanlarla ve sınıflar arası uçurumla yüzleşleştiği latin amerika gezisi’ni anıştıran bir işlevle.

burma’ya cebinde yalnızlık, yabancılık, köksüzlük sözcükleriyle gelmişti, şimdi ise yaşadıklarını yazarak yüzleşiyor, sorguluyor, anlıyordu.

1922’de beyaz bir polisin bir yerli hamalı tekmelemesine ve kendi yanındakilerin duruma tepkisizliğine tanık olarak ve oldukça sarsılarak şu satırları kaleme almıştı:

“sıradan, terbiyeli, ortalama insanlardı (…) ve bu sahneyi izlerken yüzlerinde -kibarca bir onaylamanın dışında- herhangi bir duygu emaresi belirmiyordu. onlar beyazdı, hamal ise siyah. ya da başka bir deyişle, hamal insanımsıydı*, bir tür hayvandı.”

[…anımsanacak olursa, ebu garip işkencecisi lyndie england’ın west virginia’dan komşusu tonton bir teyzecik de şöyle sesleniyordu: “…bütün bunlar çocukça ve aptalca, eşek şakaları…ama ya onların (ıraklıların) bizim çocuklarımıza yaptıkları? …hem bize hep onların bizim gibi olmadıkları öğretilmedi mi, kabalar, ilkeller, vahşiler, tam insan bile sayılmazlar…”]

eton koleji’nde, varlıklı bir aileden gelmiyor oluşunun acı bilinciyle, aynı havayı soluduğu o seçkinlerin ayrıcalıklı dünyasına yabancı ve hep yapayalnız hissetmişti kendisini. burma’daki görevi boyunca da bu yalnızlık gitgide körüklenmiş ve yönetici elitin bir parçası oluşuna duyduğu nefretle birleşerek içini yakmıştı. sonunda, 1927 yılında bıraktı görevini. kendi deyimiyle; iklim koşullarının sağlığı bozması nedeniyle, dinmeyen yazarlık düşleri nedeniyle ama en çok da sömürgeciliğe daha fazla hizmet vermeyi reddetmesi nedeniyle.

ingiltere’ye dönüşünde, birinci dünya savaşı’nda vatanları için çarpışmış işçileri bu kez ciddi ücret kesintileriyle, salgın gibi yayılan işsizlikle boğuşur buldu. ‘büyük buhran’ yaklaşıyordu, zenginle yoksul arasında günbegün açılan vahşi uçurumun gölgesinde. eric bu gerginliğin ortasında yazarlık düşlerine uzanan yolu bulmaya çalışıyordu. bir kitabevinde geçici olarak çalışmaya başladı, arta kalan zamanlarda ise daktilosunu ısıtmaya çabalıyordu.

çok geçmeden, kendini yersiz yurtsuz erkeklerin-kadınların arasında sokakları arşınlarken buldu. çevresindeki hemen herşeyi görmek bilmek istiyordu. bir defasında kendisini tutuklatıp içeriyi de birinci elden tanımayı bile denedi. sürekli olarak arıyor, sorguluyor ve gözlüyordu. bulduğu yanıtlarla işe sosyalizme evriliyordu.

1929’da paris’e taşındı. birçok makale (beşi fransızca olarak basıldı), kısa öyküler ve birkaç da roman (hiçbiri yayınlanmadı) kaleme aldı orada. yoksul bir hayat sürüyor ve lokantalarda bulaşıkçılık yapıyordu. bu günler bronşit teşhisiyle hastaneye kaldırılmasıyla sona erdi.

1932 yılında, sol görüşlü yayıncı victor gollancz, eric’in alt tabaka arasında yaşadıklarını konu alan ‘down and out in paris and london’ adli kitabı basmayı kabul etti. 40£’lük avans karşılığı yayımlanan kitabın kapağında ‘george orwell’ ismi yer alıyordu. orwell, britanya kırsalındaki bir nehrin adıydı. george ise -ingiltere’nin hamisi olan aziz george’un nezdinde- tepeden tırnağa ‘ingiliz’ bir isimdi.

yeni ismiyle, alt tabaka arasında sürdürdüğü sefaletin ailesini utandırmasını önlemeyi umuyordu.

üç yıl boyunca, doğru dürüst para kazanamadan yazmayı sürdürdü. 1934’de ilk baskısı amerika’da yapılan -orwell’in burma’daki görevi sırasında gördüklerini tüm çıplaklığıyla kaleme aldığı ve tepki çektiği- ‘bürmese days’ı, 1935’de yayımlanan ‘a clergyman’s daughter’ takip etti. londra’daki kitabevinde çalışmayı ve ayak takımına karışıp sokakları arşınlamayı sürdürüyordu bir yandan.

1936 yılı, ‘keep the aspidistra flying’in yayınlandığı yıl olmasının yanında, orwell’in hayatında önemli değişikliklere de meydana getirecekti. haziranda, londra üniversitesi’nde psikoloji öğrenimini sürdüren ve yazma hırsına destek çıkan yoldaşı eileen o’shaughnessy ile evlendi. kısa bir süre sonra da, yayıncı victor gollancz’in isteği doğrultusunda, büyük buhran’ın işçi sınıfı üzerindeki etkilerini öykülemek üzere en ağır koşulların yaşandığı kuzey ingiltere’ye gitti. işsizliği ve korkunç boyutlardaki yoksulluğu ayrıntılarıyla gözlemledi, bu notlardan yararlanarak daha sonra ‘out the road to wigan pier’i yayınladı. aralık ayında ise muhabir olarak iç savaş pençesindeki ispanya’ya adım attı.

ispanya iç savaşı orwell’in hayatında en önemli dönüm noktalarından biri oldu. krallığa kansız bir darbeyle son verilip yerine cumhuriyet’in ilan edildiği 1931’deki halk hareketlerinin ardından, britanya’yı ve nazi almanya’sını da kapsayan avrupa devletlerinin desteğini arkasına almış faşist general fransisco franco 1936’da cumhuriyete karşı taarruza geçmişti. hitler’in türlü baskı, işkence ve savaş oyunları için (guernica’nın sivillerin üzerine yağıdırılan bombalarla kana boyandığı ‘die total krieg’ oyuncağı da dahil olmak üzere) bir laboratuvar işlevi görmüştü bütün ispanya. burada dünyanın gözleri önünde semiren akbabalar, birkaç yıl içinde varşova, paris, londra, sofya, kiev, moskova göklerini de kana, kule, gözyaşına boğacaktı.

orwell, muhabir olarak gittiği ispanya’da ‘poum’ saflarına katılıp çarpıştı. o günlerin yadigarı fotoğraflarında da göze çarpmaktadır; orwell ispanya’da o yabancı, köksüz, garip, yersiz yurtsuz, yapayalnız halini geride bırakıp kalabalığın içine karışmış, ait olduğu yeri bulmuş gibiydi. kara kışın, siperleri dolduran çamurun, insan dışkısının, her yanda cirit atan farelerin, mühimmat eksikliğinin ve strateji yetersizliğinin ortasında; etrafı dostlarıyla çevrili sıcacık gülüyordu bu fotoğraflarda.

barselona civarındaki ünlü ‘may days’ kardeş kavgasında ‘poum’daki yoldaşlarını tüfeğiyle savundu. ışıltısı gözlerine vuran tertemiz devrim düşleri, 500 anti-faşist savaşçının boğulduğu kan gölünde yitirmişti parlaklığını. barselona’dan sağ salim kurtuldu, ama 20 mayıs 1937’de kendisini hedef alan keskin nişancının kurşunu gırtlağını parçaladı. kaldırıldığı hastanede yaşamasına mucize gözüyle bakılıyordu, başardı.

ne var ki, ses tellerindeki hasar kalıcıydı.

hastaneden çıkar çıkmaz, stalin yandaşlarının av listesinde olduğunu öğrenerek kaçma planlarına girişti. yoğun çabalar sonucunda eşiyle birlikte fransa’ya geçmeyi başardı. ancak pek de öyle mutlu bir son değildi bu.

onun kadar şanslı olmayan yakın dostu george kopp -poum üyesi olduğu için- bir yıldan uzun bir süre zindanda kalacaktı. bir başka poum savaşçısı olan, glasgow üniversitesi’ndeki parlak geleceğini bir kenara bırakıp faşizme karşı dövüşmeye gelmiş, can yoldaşı bob smillie ise hapsedildiği zindandan hiç çıkamadı.

birlikte tüfek çattığı insanların elinden gelen bunca zulüm, baskı ve pisi pisine yitirdiği dostları, orwell üzerinde oldukça yıkıcı bir etki yarattı. kardeşlerini, yoldaşlarını katleden faşizmle, yoldaşlarının kanlarını dökmekten sakınmayan stalinizm arasında pek bir fark göremiyordu artık.

ingiltere’ye dönerek eşiyle birlikte wallıngton’da sakin bir kır evine taşındı. ingiliz gazetelerinde ispanya iç savaşı’na dair yazılanları gördükçe tiksiniyordu. üzerinde çalıştığı ‘homage to çatalonia’ 1938’de yayınlandı. aynı yıl, uzun süre kötü koşullarda sürdürdüğü yaşamının semeresi olan hastalığına teşhis kondu, verem.

epeyce bir zamanını senatoryumda geçirdi. nekahet döneminde ise fas’a geçip ‘coming up for air’ için çalışmaya devam etti.

ingiltere’de, nazi almanya’sında ve sovyetler’de halkların gözlerini boyayan yalan dolan dolu gazeteler, yayınlar, yapay sislerle puslarla perdelenmiş gerçeklikler canını sıkıyor, öfkesini biliyordu. gerçekleri anlatmanın; basit, sade, düzgün bir dille herkese ulaştırmanın bir yolunu arıyordu.

çürümeyle eş tuttuğu sovyetler efsanesini yıkma tasarılarını zihninde kurgularken, wallıngton’da on yaşlarındaki ufak tefek bir çocuğun arabasını yürütmek için koca bir atı kamçılamasına tanık oldu. kafasında bir şimşek çaktı, gücünün ayrımında olmayan, küçücük bir çocuğun kamçı zoruyla sömürdüğü at ile proleterya arasında bir bağdaşlık kurdu. elbette, burma’da yaşadığı tecrübelerin ve çokça rastlaştığı insanımsıların da bu bağın kurulmasında yardımları olmuştu.

1940 yılında yeniden, savaşın soğuk nefesini ensesinde hisseden londra’ya taşındı. nazilere karşı savaşmak istediyse de sağlık sorunları nedeniyle orduya kabul edilmedi. sivil savunma kuvvetlerine katıldı, ispanya’daki deneyimleri ona çavuşluk rütbesini getirdi. londra sivil savunmasını örgütlemeye başladı.

mart ayında denemelerinden oluşan ‘inside the whale’ yayınlandı.

1941’de bbc hintçe servisi’nde çalışmaya başladı, t.s. eliot’un da içinde olduğu bir ekiple birlikte. ancak müttefik sovyetler’e ve kahraman ‘joe amca’ya düzülen övgüler midesini bulandırıyordu. yayınlarında fabl’lardan ve ‘kral çıplak’* benzeri yalın halk öykülerinden sıklıkla yararlandı.

aynı yıl sosyalizm’e vatanı ingiltere’ye dair yazdıkları ‘the lion and the unicorn’ başlığı altında yayınlandı.

1943’te bbc’deki görevinden ayrıldı. sol eğilimli ‘tribüne’ dergisinin editörlüğünü üstlendi. yıllardır kafasında şekilendirmeye çalıştığı, hamuru ispanya iç savaşı’ndaki yürek burkan deneyimleriyle, wallington’da bir çocuğun koca atı kamçıyla idare edişiyle ve bbc’de çalışırken yararlandığı ‘kral çıplak’ benzeri halk efsaneleriyle karılmış; ‘animal farm’ artık kağıda dökülüyordu.

bahar sonunda ‘animal farm’in ilk halini tamamladı. ancak kitabın yayınlanması önünde karşısına çeşitli engeller çıkarıldı. yayıncı jonathan cape’in akıl danıştığı devletlü makamlar, sovyetler’le müttefiklik sürerken animal farm’in yayınlanmasının ulusal çıkarlara uygun olmayacağı uyarısında bulunup dikkat çekmişlerdi. uzun bir bekleyişin ardından umudunu yitiren orwell kitabı kendi bastırmak için borç para toplamaya başladı. tam da bu sırada, almanya’nın yenilgisinin ardından, homage to çatalonia’yı da yayınlamış olan frederick warburg kitabı basmayı kabul etti.

1945’te ingiltere’de, 1946’da ise abd’de yayınlanan animal farm, orwell’a dünya çapında ün ve övgü getirdi.

ancak orwell bu başarının keyfini süremedi. eşi eileen 29 mart 1946’da ameliyat masasından kalkamadı. evlat edindikleri oğulları richard horatio blair’e sarılarak ayakta kalmaya çalışan orwell, iskoçya’daki jura adasında inzivaya çekildi. bütün vaktini geleceğe dair kurgulayacağı son öyküsünü kağıda dökmeye harcıyordu. yine halk efsaneleriyle, kara bir dille ve sosyalizm idealini yaşatmak için kokuşmuş sovyetler efsanesini yıkmanın şart olduğuna yönelik inancıyla yola çıkıyordu. yevgeni ivanoviç zamyatin’ın ‘biz’ adli romanını merkeze alarak bir distopya üretmeye başladı, ‘nineteen eighty-four’ adıyla.

1947’de ‘nineteen eighty-four’u tamamlamasından kısa bir süre sonra ağırlaşan hastalığının sol akciğerini tamamen tüketmesi nedeniyle glasgow’da hastaneye yatırıldı.

kitap 1949’da yayınlandı. aynı yıl durumunun gittikçe ağırlaştığı hasta yatağında sonia brownell ile evlendi.

bu evliliğin beş hafta ardından, 13 ocak 1950’de, george orwell hayata gözlerini yumdu.

Kaynakça:

https://seyler.eksisozluk.com/kitaplariyla-gelecegi-ongoren-dahi-yazar-george-orwellin-hayat-hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir